Makale Yaz
a-scorpion
Bu haberi yazdır
1 GB'lik maç...
 Mar
07
 2012

GALATASARAY’IN ŞANSSIZLIĞI

Geçen sene ismini hatırlayamadığım bir arkadaşımız, ''Galatasaray'ın şanssızlığı'' üzerine bir yazı kaleme almıştı. O makaleyi okuduktan sonra bir daha ne şike davasını konu edinen bir yazı yazdım; ne de Türk futbolunun içine düştüğü durumu sorgulayan arkadaşların yazılarına da bir yorum yaptım. Halbuki bu süreçte amaçlanan şark kurnazlığına dair yazılıp resmedilecek o kadar çok anekdot vardı ki elimde; giriş cümlesine bir başlasaydım (makale değil) en az on tane yazı dizisi çıkardı ortaya... Lakin hiç tenezzül dahi etmedim bir şeyler karalamaya ki ben yazmayı seven bir insanım.

Çok değil; sadece bir önceki sezon bu sitede yaşadığımız diyalogları hatırlarım. Yönetimin özellikle kriz dönemlerindeki basiretsizliğinden tutun da, Rijkaard’a her hafta sonu uçak bileti almaya varıncaya; hakemlerin Galatasaray’ı doğramasından, ‘’hakemlere rağmen kazanmalıyız’’ ı savununcaya kadar birçok konu işlerdik bu sütunlarda… Futbol aklından yoksun uygulamalara atıfta bulunur, transferi sorgulardık. Sabri, Servet ve Ayhan’ı her hafta kadro dışı bırakırdık. Hatta bazen birbirimize taraftarlığı öğretmeye bile çalışırdık. Aslında ortak idealimiz ‘’daha iyi bir Galatasaray’’ üzerine kuruluydu. Bunun bir yansıması olarak da bazen çok kaliteli ve keyifli tartışmalarımız olurdu; bazen de son derece hararetli ve sert… Fakat ne yaparsak yapalım odak noktamız hep Galatasaraydı. Galatasaray’la büyür; Galatasaray’la beslenirdik…

Şimdi ise daha yeni yeni Galatasaray’ı ‘’baş tacı’’ eden yazılar yazıyoruz. İşte o arkadaşın daha dört ay evvelden dile getirdiği bu şanssızlık da tam olarak bu olsa gerek. Şampiyonluğa koşuyoruz ve Galatasaray’la beslenemiyoruz maalesef… İtiraf edelim; bu bir senemiz Türk futbolunu ve ağırlıklı olarak da Fenerbahçe’yi işlemekle geçti. Elbette ki 3 Temmuz’dan sonra gelişen olaylara karşı kayıtsız kalamazdık. Fakat şu bir gerçek ki; çok fazla mesai ayırdık bu sürece… Galatasaray’ı enine boyuna tartışmaktan da, ona övgüler yağdırmaktan da mahkum bıraktık. Galatasaray’ı doya doya içemedik bu yüzden…

Bundan dolayıdır ki; özellikle şampiyonluğa doğru yürüdüğümüz bu günlerde Galatasaray’ı daha çok konuşalım derim ben. Çünkü Galatasaray böylesi bir şanssızlığı yaşamak zorunda değil ve Galatasaray kendisine ilgi gösterilmesini her halükarda daha çok hak ediyor. Lakin Fenerbahçe’yi ya da Türk futbolunun içine düştüğü durumu kaleme alan arkadaşlara da saygı duyarım elbette. O da ayrı bir konu…

SİVAS’A ANTALYA TAKTİĞİ

Maçtan önceki en büyük endişem Fatih Terim’in tıpkı Eskişehir deplasmanında olduğu gibi maça tek forvetle başlayabileceği idi. Engin cezalıydı; Necati Beşiktaş maçında iyi bir performans göstermemişti ve Sivas güçlüydü. Tüm bunları düşündüğümüzde sezon başındaki gibi Sabri orta üçlüye monte edilip, Necati kesik yiyebilir ve Elmander de ileride tek başına bırakılabilirdi. Fakat böyle olmadı. Fatih Hoca iyi giden sistemini değiştirmedi ve sadece Engin’in yerine Riera ile oyuna başladı.

Aslına bakılırsa Engin’in cezalı oluşu Galatasaray için büyük bir şanstı. Zira Engin bu maçta oynayacak olsaydı kendisine orta üçlüde görev verilebilir; Riera yine sahada olur fakat Galatasaray tek forvete dönebilirdi. Diğer yandan da Engin’in olmayışı çok büyük bir talihsizlikti bu maçın 2. yarısı düşünüldüğünde… Sivas riske girdikçe arkasında o denli boşluklar bırakıyordu ki, tam da Engin’in istediği bir ortam oluşmuştu sahada. Eğer Engin Beşiktaş maçında o formayı çıkartmasaydı, ‘’tek maçta asist yapma rekorunu’’ Sivas maçıyla birlikte tarihin derinliklerine gömebilirdi.

Lakin Engin’in asist rekorunu kırması için de Baros’un oyuna dahil edilmesi gerekiyordu. Hakan Balta sakatlanmasa ve Fatih Terim de yıpranan ve bu yüzden de çok basit pas hataları yapan Elmander’in yerine değişiklik hakkını Baros’tan yana kullansaydı; şu anda Necati’yi değil, büyük bir ihtimalle hat-trick yapan Baros’u konuşuyor olurduk.

Evet, Necati özellikle attığı ilk golle maça damgasını vurdu. Fakat o kadar cömert pozisyonları harcadı ki; aynı vuruşları Sercan yapsaydı, şu anda belki de Sercan’ı yerin dibine sokmuştuk. Fakat hakkını teslim edelim: Necati kaçırdığı goller hariç, gayet akıllı işler yaptı maç boyunca… Aslında hiç de yabancısı olmadığı, bilakis son derece aşinası olduğu bir taktik anlayış sayesinde bu kadar ön plana çıktı; ki bu da onun en büyük şansıydı. Necati, Sercan hatta Baros gibi savunma arkasına hızlı koşular yapan bir forvet değildi; ancak rakibi geniş alanda yakaladığında hem servis özelliğiyle, hem de servisten sonra rakip savunmanın belini kıran derin koşularıyla fark yaratan bir ustaydı. Bu ustalık Mehmet Özdilek’in deplasmanda Antalyaspor’a oynattığı taktik anlayışla birlikte bir profesyonelliğe dönüşmüştü adeta... Ve Galatasaray da bunun semeresini Sivas maçında fazlasıyla gördü.

Fatih Terim bu akıllı oyun planına Necati’nin vasıflarını düşünerek mi karar vermişti; yoksa bu taktik, Sivasspor’un oldukça fazla risk almasından ötürü kendiliğinden mi ortaya çıkmıştı bunu bilemiyorum. Ancak biz ‘’rakibi gafil avlama’’ anlayışına rağmen bile yenilebilirdik. Beş haftada vermediğimiz pozisyonları bir maçta vermiştik Sivas’a…

Aslında maçın özeti son derece basitti. Top bizdeyken, Galatasaray klasik 4-4-2 ile rakibin bıraktığı bütün boşluklardan istifade etmeye çalıştı. Amaç pas yaparak rakip sahaya yerleşmek ve olgun atak geliştirmekti. Geçen hafta Engin’e verilen özgürlük bu maçta ne Emre’ye ne de Riera’ya verildi. Herkes ‘’görev adamı’’ konumundaydı Sivas maçında… İlk yarıda her ne kadar Sivas’ın hızlı ataklarına karşın Galatasaray biraz zorlansa da genel olarak maç ortada geçti. Galatasaray fazla sırıtmadı ve yapmak istediklerini de yaptı. Hatta maçın başında Riera ile kaçırdığı bir pozisyon vardı ki, evlere şenlikti.

İlk yarıda iki handikap vardı. Biri Rıza Çalımbay’ın, Grosicki’yi ısrarla Eboue’nin karşısında oynatma düşüncesiydi ki; bu durum Stoch’un Eboue’nin karşısında oynaması gibi bir şeydi. İkinci handikap ise Emre Çolak’ın (tabirimi maruz görün) saçma sapan paslar atmasından ve ayakta durmakta da zorlanmasından sonra kenara dönüp: ‘’Hocam 30 dakika geçti, beni oyundan almak için daha ne bekliyorsun’’ diye bas bas bağırmasına rağmen, Fatih Hoca’nın bu yakarışı duyamamasıydı…

İkinci yarıdaki handikaplar ise say say bitmez cinsindendi. Galatasaray bir ara yay önünde öyle bir kümelendi ki; sanırsın Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona’ya karşı oynuyoruz. Savunma ile orta saha bloğu arasında abartmıyorum 5 metre vardı. Fakat buna rağmen pozisyon üstüne pozisyon buldu Sivas. Muslera yılın maçını çıkarttı adeta… Galatasaray 5-3-1-1’e döndü. Topu kapınca da tekrar 4-4-2’ye geçiş yaptı.

Galatasaray ‘’yay önünde’’ alan savunması yapmış, Melo defansa gömülmek şöyle dursun resmen stoper gibi oynamıştı. Top rakipteyken hem Emre, hem de Riera ısırgan değillerdi. Böylece orta saha sadece Selçuk’a kaldı. Selçuk’a o kadar çok acıdım ki... Böylesi bir formasyonda Selçuk’un yerinde Xavi olsaydı; o da daha fazla değil, ancak bu kadar oynayabilirdi.

5-3-1-1’den 4-4-2’ye geçişte ise Galatasaray zorlanmadı. Çünkü Sivas o kadar çok futbolcuyla yüklenmeye çalışmıştı ki; dönen toplarda Galatasaray orta sahayı rahat geçerek birçok kontra pozisyon yakalama şansına kavuşmuştu. Dolayısıyla tam da Necati’nin arzu ettiği bir oyun kurgusu belirivermişti biranda. Bu kurguda hem Engin hem de Baros görev alsaydı, işte o zaman Sivas paramparça olur; gelecek hafta Avni Aker’e giderlerken de utançlarından yüzleri görünmesin diye maskeyle sahaya çıkmak zorunda kalırlardı. Hatta her gole 100 MB hediye veren GS Mobile, bu maç sonunda 1 GB daha kota vermeye eli mahkum kalırdı…

Sonuç itibariyle Galatasaray kazandı kazanmasına ama bu kadar geriye çekilmeden de maçı kazanabilirdi. Hatta bu kadar geriye çekilmese, bu kadar çok pozisyon bile vermeyebilirdi. Ki biz 10 kişi kaldığımız Karabük deplasmanında dahi bu kadar geriye çekilmemiştik. Anlaşılan o ki; Fatih Terim Sivas’tan çok çekinmişti. Umarım Kadıköy deplasmanından da bu kadar çekinmez. Çünkü Fenerbahçe’nin üzerimize Sivas gibi gelip orta sahayı bu kadar boş bırakacağını hiç ama hiç sanmıyorum.

Melo 13 milyon Euro eder mi bilmem. Ancak şu bir gerçek ki; bu para sezon sonunda verilip Melo alınırsa; bu yaşından sonra bir daha hiçbir kulübe böylesi bir meblağ karşılığında satılamaz. Bence en akıllı yol Melo’yu tekrar kiralamaya çalışmak; olmazsa da defansa fazla gömülmeyen yeni bir futbolcu aramak olur. Bu bağlamda Selçuk-Nuri ikilisindeki o dengenin kıvamını hayal dahi etmekte zorlanıyorum. Olmaz ama… Mourinho’nun açıklamalarından sonra en azından bir yıllığına kiralanması çok da absürt durmaz. Çünkü Selçuk’a çok fazla acıyorum arkadaş, hem de çok…

Bu yazıyı yazdım, Galatasaray’la beslendim ve doydum. İnşallah Selçuk da Nuri ile beslenir yeni sezonda... Nuri de Selçuk'la... Galatasaray daha çok büyür; gelişir ve de olgunlaşır.

Sevgiler...





Yorum Yaz

Yorumları okumak veya yazmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Bizi Takip Edin :
Webaslan Google+ Webaslan Facebook Page Webaslan RSS Webaslan iPad Webaslan Mobil
reklam
Yazarın diğer yazıları
  2012
  2011
Son Girilen Makaleler
frknosky
| 22 Temmuz 2021 |
dewildemonn
| 22 Temmuz 2021 |
ucan-alman
| 20 Temmuz 2021 |
dewildemonn
| 15 Temmuz 2021 |
zekicevikahlakligsli
| 13 Temmuz 2021 |
En çok yorumlananlar
Blog bulunmuyor...
TÜMÜ
WEB ASLAN