Belki de Galatasaray tarihinin en şanlı zaferi. Devlet üstün madalyasını bir spor klübüne getiren gün. 17 Mayıs deyince gözlerin uzaklara daldığı, kimi şanslı insanların o stadda, kimilerinin televizyon başındaki anılarını canlandırdığı gün.
17 Mayıs günü okula gitmek, işe gitmek, oradaki heyecanlı muhabbetlere tanık olmak bambaşkaydı. Sabah kalktığında maça daha çok vakit olduğunu bilmek, her an, her saniye maçı yaşamaktı. Saatler ilerledikçe sokaklar boşalmaya başlamıştı bile. Hava iyiden iyiye karardığında Trt yayına girmişti artık, evet rüya değildi ve dönüşü yoktu. Tribündeki bariz üstünlüğümüz, finale gelene kadar yendiğimiz takımların üstüne bir çizik atılmış ve Arsenal ile sonlanan dev pankart derken 've maç başlıyor..' cümleleri kulakları ve tüyleri titretiyordu.
Heyecan fırtınası şeklinde geçen 90 dakikanın ardından gelen kırmızı kart ve penaltı vuruşları iyice kalp ritmini zorluyordu.
Kırık kolla oynamaya devam eden Bülent Korkmaz'ı, uzatma bölümlerinde bitmek tükenmek bilmeden haykırılan 'Dağ başını duman almış' nağmelerini de bir köşeye not ediyorduk; zaferden sonra konuşalım diye.
Popescu o topu sol köşeye yolladığında ise herşey bitmişti. Bir gurur tablosu ve torunlara anlatılacak bir anı kalmıştı geriye. Herşey gerçek diye tekrardan kendimizi inandırken, gözlerin dolmaması elde değildi elbette.
O gece 100 yıllık armanın ve forma ruhunun neticesiydi, sonuç farklı olsa ne olurdu ki? O maça çıkmak zaten başlı başına bir zaferdi.
Ali Sami Yen başkan bir yerlerden görüyordu, işitiyordu belki de. Yarattığı arma ve parçalı forma artık klübün kuruluş amacına hizmetin doruğuna ulaşmıştı.
Aslında herşey yeni başlıyordu. Bir dönem bitip, bir dönem başlıyordu.. Gece gece hüzün ağır bastı, biraz da sizi dinleyelim.